16 Şubat 2008 Cumartesi
HANİ...
12 Şubat 2008 Salı
SONSUZA KADAR SEVGİ
Sonsuza kadar sevgi…
İşte böyle başlar aşklar ve elini sonsuza kadar uzatır. İnsan bir kere yakalamaya görsün aşkı bırakmak istemez. Aşk için yeniden doğarız, gözünüz başka bir şey görmez diye söylerler hiç bu duyguyu tatmayanlar. Ama yaşamak gerekir. Hem de doyasıya yaşamak…
Sevin. Açıkça doyabildiğince açık, özgür ve sonuna kadar doyumsuz. Böyle anlaşılır aşkın tadı ve lezzeti. Sevgilinizi elinizdeki bir kuş gibi sevin. Onu hiç sıkmadan sevin ki, bir anda uçup gitmesin. Onu sevin ama nasıl, avuçlarınızda camdan bir şey gibi, kalbinizi sıkıp parmaklarınızı kanatarak kırasıya, çıldırasıya….
Sevginin tarifi olmaz derler. Olmaz mı.. vardır elbette ama onun tarifini insan belirler. Belki benim için sevgi bir bakış, bir gülüş, senin içinde bir sevgi sözcüğü yada tomurcuk bir güldür…
Yüreğimizin derinliklerinden gelen “Seni Seviyorum” sözünü duymak. Dünyanın en zor işidir. Zordur ama kalbinizin kaldırabileceği en güzel zorluktur. Mutluluğumuz gözlerimizdeki parıltıdan belli olur. Dudaklarımızda gezinen bir şarkıdır bu sözleri duymak, kırmızı ve aşkın sevinci, ufkun sonsuza doğru kışkırtıcı daveti ve yaşamın taze kokusu yayılır iliklerimize tadı bir ömür boyu sürecek ilk öpüşme için, verilen aşk mektuplarını kimsenin asla bulamayacağı bir yere sakladığı için, sinemada elinizi bırakmadığı için, sonsuza kadar sizinle beraber olacağı için ve en önemlisi SİZİ SEVDİĞİ İÇİN ona teşekkür etmelisiniz.
Tüm sevgililerin SEVGİLİLER GÜNÜNÜ KUTLUYORUM ve Can Dündar ın eğer şiirini de yazıma eklemeden geçemiyorum. Saygılar…

10 Şubat 2008 Pazar
GÜNEŞİ ÇOCUKLARA YASAKLADILAR!...

Yaylalarda çocukların en önemli işi güneşi karşılamaktı. Sabahın en erken saatlerinde ve ayazında güneşi karşılayıp yaylaya getirmek. Çünkü;
Güneş sadece batıdaki kel tepelerin başına vururdu. Yaylanın içine girmesi saatler sürerdi.
Yol toprak, toprak çiçek kokardı. Otlar silkelenirdi çiyden. Gevenlerin altındaki yuvalarından keklikler fırlardı. Önümüzden arkamızdan bal toplamaya giden arılar uçardı. Üşüye üşüye ama yürürkende gittikçe ısınarak, güneşi yüksek tepenin doruklarına yakın bir yerde yakalardık. Güneşi yakaladığımız yerden bakardık yaylaya. Aşağıda hayat çoktan başlamış, sürülerin dağların yukarılarına çekilmiş, kadınlar yayıklarını indirmiş, çadırdaki ocakların önüne peynir yapmak üzere çoktan kazanlar konulmuş olurdu.
Otururken güneşin bağrına, güneş aşağı indikçe inerdik onunla birlikte. Çıkışımız kısa sürerdi ama inişimiz güneşin hızına eşitti. Güneş iner, biz inerdik. Otura otura, yürüye yürüye, dolaşa dolaşa, oyun oynaya oynaya…
Güneş oyuncağımız olurdu. Güneşi alır, yaylanın içine getirirdik.
Güneş yaylaya sıcaklık getirirdi.
Güneşi alıp getirdiğimiz için nede çok böbürlenirdik çocuk aklımızla…
Bunlar hep eskidendi. Çünkü 4 yıldır o yörelerde yaylaya çıkmak yasak. Artık çocuklar ısınmak için, güneşi karşılamaya gidemiyorlar…
“GÜNEŞİ ÇOCUKLARA YASAKLADILAR…”



